KIRMIZI VALİZLİ KADIN-Tacim ÇİÇEK
Eylül rüzgârı müthiş bir terör estiriyordu. Bütün sokakları tutmuş, evleri bir bir yokluyordu. Önüne kattığı her şeyi hoyratça götürüyordu. Uğultusu kulakları sağır ediyordu. Gücü
dudakları susturuyordu.
Evimiz sokağın sonundaydı. Eylül rüzgârı evimize ha girdi ha girecekti. Saklanmak,
kapı, pencere kapatmak faydasızdı. Loş ışığın aydınlattığı salondaydık, annem, baban ve ben.
Benim yüzümde ve annemin yüzünde bembeyaz maskeler vardı sanki. Korku yakamızı bırakmıyordu. Gerçek yüzlerimizi yitirmiştik. Kafka’nın Böceği gibi olmuştuk. Babama baktım. Babamın da bizden pek farkı yoktu. Babamın yüzünde belirginleşmeye başlayan Hitler maske si içimi dışıma çıkardı. Evet, babam Hitler’ e dönüşmüştü! Babamdan korktum.Yüreğim ağzı ma geldi. Eylül rüzgârından korkmasaydım kendimi hemen sokağa atacaktım ve belki de bir daha eve dönmeyecektim… Yutkunamıyordum bile. Gözlerimi babamdan alamıyordum. Anneme, babamı benim gibi görüp görmediğini soramıyordum. Yalnızca bekliyordum. Neyi, niçin beklediğimi de hiç mi hiç bilmeden…Kulaklarım zonkluyordu. Bedenimi tuhaf bir sıcaklık ve ter basıyordu. Âdeta beni boğuyorlardı…
Ağabeyim evde yoktu. Ondan çoktandır haber alamamıştık. Ne yaptığını, nerede olduğunu hiç bilmiyorduk. Bir sabah kapımız acı acı çalınıncaya dek. Annem kapıyı açmıştı. Birkaç dakika sonra da çığlık çığlığa salona dönmüştü…Böylece yakalandığını öğrenmiştik. Haberi çok yakın bir arkadaşı getirmişti. Bu rüzgârın acısına acılar kattığını bilebilmiştik ağabeyi
min.
Babam, annem ve ben yokmuşuz gibi davranıyordu, oldukça da tedirgindi. Yerinde duramıyordu. Bir kalkıyor, bir oturuyordu. Perdeyi aralayıp dışarıya bakmaktan kendini alamıyordu. Bazen de ikimizin gözü önünde volta atıyordu ve kendi kendine sesli düşünüyordu. Yine de ne söylediğini en azından ben anlamıyordum. Yüzünde gördüğüm maskenin dilini mi konuşuyordu emin değildim. Durmadan sigara içiyordu. İki küllük dolmuştu. Biri bitmeden ötekini yakıyordu. Duman altı olmuştuk. Ona hiçbir şey söylemiyorduk. Belki abartılı ge lecek size, ama öyle duman altı olmuştuk ki sisin içinde kalmışız gibi birbirimizi güçlükle gö rebiliyorduk inanın. İçimden, anneme, babamı Hitler gibi görüyor musun diye sormak geçiyordu. Bir yanım durmadan bu soruyu bana anımsatıyor ve annene sor diyordu. Güçlükle bu yanımı engelliyordum ve annemi üzmek istemiyordum. Çünkü onu çok sevdiğini biliyordum. Onun kendisini hiç üzmediğini, yüksek sesle bile incitmediğini, rencide etmediğini, kocalıkta kusur göstermediğini anlatır dururdu bana, inşallah senin de kısmetine huyu baban gibi olan hayırlı bir koca çıkar derdi. Neyse.. Ama ben onun yüzündeki maskeden dolayı ölüp ölüp diriliyordum, kahroluyordum. Babamı asla böyle görmemiştim.. Bu denli sigara içtiğini ve tedir gin olduğunu…
Beni anlamış gibi ilk konuşan o oldu:
“ Bu rüzgâr bizi de bulacak kızım!” dedi.
“Baba ! ne diyorsun, ne rüzgârı?!” dedim. Dışarıda günlerdir süren bir rüzgâr olduğu nu bildiğim hâlde, yine de böyle dedim. Niçin mi, bilmiyorum; gerçekten.
“Eylül rüzgârı! Haberlerde, her zaman kitapları gösteriyorlar! Yasak yayın diyorlar. Ağabeyinin, senin kitaplarına benzeyen kitaplar gösterdikleri!...”
“Baba lütfen! Kitaplarımız “yasak yayın” değil. Yazarları, basımevleri, satıldıkları yer
ler belli, biliyorsun! Kitapları hedef göstermelerinin asıl nedeni insanları okumaktan uzaklaştırmak, onlarda kitap korkusu oluşturmak ve kitaplardan uzak tutmak. Senin çocukluğumuzda
bize anlattığın masallardaki sihirli değneklere benzer kitaplar, insanlarda müthiş değişiklikler
yaparlar ve bu da onların işine gelmez, gelmiyor!..Çünkü, kitap korkusu onların gereksinim
duyduğu baskı araçlarından biridir. Bu korkuya baş eğmek, onlara daha çok cesaret verecek.
Onların, çıkarlarından ve günlerini gün etmekten başka düşündükleri bir şey yok, hatta yarın
larını bile düşünmüyorlar.Yarının, yani geleceğin önünü kapatmak isterler. Dünyanın en eski,
en tehlikeli alışkanlıklarından biri geleceği kapatmak alışkanlığıdır. Benim gibi düşünmek, davranmak zorundasın iletisi ile geleceğe açılan bütün kapıları kapamak, yolları tıkamak, kes mek istiyorlar, anlıyor musun beni! Uygulayageldiği şeylerden biri de budur egemen olanların. İşte yine bunu yapmak istiyorlar! Doğruyu bizi yönetenler, büyüklerimiz bilir düşüncesin de olmak, onların istediği bir düşünce ve eğilim. Bu yüzden ne olur aklından ne geçiyor bilmi yorum, ama bizim kitaplarımıza dokunma!..”
“İşte, tipik bir üzüm üzüme baka baka kararır örneği! Aynen ağabeyinin ağzıyla konu
şuyorsun! Peki ne oldu ona? Ya- ka – ka – lan – dı!!! Şimdi nerede?! Ölü mü?! Sağ mı?! Hiç bil gimiz yok! Elbette, senin “onlar” dediklerin bence en doğruyu senden, benden, yani hepi
mizden daha iyi biliyorlar! Evet, onlara inanıyorum kızım, ”kitaplar zararlıdır.” Sonra kutsal kitaplar değil ya bunlar!...”
“Baba lütfen!...”
“Boşuna kendini yorma, bana da hiç mi hiç yalvarma! Size en başında yüz vermekle,
yaptıklarınıza sessiz kalmakla hata yaptım, bundan böyle izin vermeyeceğim hiçbir şeyinize!
Kararımı verdim. Ne yapacağımı biliyorum artık!..” dedi. Dolandı durdu biraz, İçim içimi yedi. Çaresizlik elimi kolumu bağladı. Çaresizlik gözyaşlarımı babamın önüne döktürdü bana. Gözyaşlarım dinmek bilmedi. İki gözüm iki oluk oldu,içimdeki yaşları akıttı. Göl oluştu.
Gözyaşlarım, babamın içinde kaldığı ve azar azar içine battığı göle akmaya devam etti. Ama babam pes etmedi. Onu ikna edemedim. Yapacağı şey her neyse ondan caydıramadım. Görün
meyen bir el boğazıma uzandı, nefes alamaz oldum. Anneme baktım güçlükle.Yardım istedim
bakışlarımla. Ben ağlamıyor muşum, orada değilmiş gibi yapıyordu. Aldırmıyor görünüyordu.
İçten içe yandığını biliyordum ya…Aniden ayağa kalktım kanepeden. İriyarı babamın etrafında alıcı kuşlar gibi dolandım. Civcivlerini kurtarmak isteyen anaç tavuk oldum.Yalvardım. Ba
bam yüzüme bile bakmadı. Yalnızca yapacağı şeye neden olanlara yakası açılmadık küfürler
savurduğunu duyar gibi oldum…
Anneme seslendi:
“ Hanım kalk! Büyük yağ tenekelerini, muşambaları getir haydi !” dedi.
Annem, babamın önceden hazırladığını sonradan öğrendiğim tenekeleri ve muşambaları getirdi. Ağızları açılmıştı tenekelerin. Babam, onları kitaplığımızın bulunduğu ağbimin odasına götürdü. Peşinden gittim. Kitapları kitaplıktan ikişer üçer alıp özenle içine muşamba koyduğu tenekelere yerleştirmeye başladı.Yanı başında durdum. İçimde fırtınalar kopuyordu. Tir tir titriyordum. Ona bağırdım:
“Senden nefret ediyorum! Sen…Sen…Hitler’ sin! dedim.
“Git başımdan, beni yalnız bırak!” dedi yalnızca.
“Ne yaparsın?! Beni de mi susturursun, bir tenekeye koyarak!...Yoksa, kendini kurtarmak için beni de mi onlara teslim edersin?! Kitapçıl bir insan kızım, diyerek…”
“Fazla zamanımız yok, git başımdan seninle uğraşmak istemiyorum şimdi!..”
“Konuşana bak!...Aynaya bakar mısın lütfen, bak bak! Nasıl birisi olduğunu gör!..”
Şöyle bir baktı bana. Kolumdan tuttuğu gibi beni salona götürdü.Canımı yaktı ilk kez.
Bakmadım ama, herhalde kolum morarmıştır. Hiçbir şey söylemedi annem. Gördüm, anneme dik dik baktığını da...
“Lütfen kızına sahip ol hanım! Elimden bir kaza çıkacak yoksa!” dedi ve tekrar odaya
döndü. Anneme sarıldım. Hıçkıra hıçkıra ağladım yine. Annem beni kucakladı.Saçlarımı okşa
dı, öptü. Teselli etmeye çalıştı. Salladı kollarında beni, kendisi de sallandı benimle. Bir bebek
mişim, uyutmak istiyormuş gibi.
Usul usul dedi ki:
“Babanı hiç böyle görmedim kızım. Hep sizi düşünür, sizi sever, elinden geldiğince isteklerinizi karşılamaya çalışırdı. Eğer, baban bugün böyle davranıyorsa yine en azından senin
içindir güzel kızım, lütfen gücenme babana, baban gerçekten kötü biri değil, metin ol, metin ol.”
“O kitaplık benim yüreğim anne!” dedim, onun aksine olanca gücümle bağırdım,”kitaplar da yüreğimi oluşturan parçalar, anlayabiliyor musun acaba?! Kocan ne yapıyor peki! Yüreğimi parça parça kopartıyor içimden, tenekelere dolduruyor!...Bir cinayet işliyor o! Önce den hazırladığı plânını gözlerimizin önünde uyguluyor! Peki sen ne yapıyorsun anne?! Onun cinayetine ortak oluyorsun karşı gelmeyerek, yanlış yaptığın demeyerek!! Düşün anne, kızının yüreği gömülecek! Var mı böyle şey ya!!! Yüreğimin parçalarını tuvalet lavabosunun zeminine!...Böylece evimiz mezarı olacak yüreğimin!...Sen, bu mezarda nasıl rahat edeceksin anne?! Lütfen söyler misin bana?! Sonra ben yüreğim olmadan nasıl yaşarım, düşündünüz mü hiç?! Her sabah anne, her sabah yüzümü yıkamak, saçlarımı taramak istediğimde yüreğime ba sarak nasıl karşılarım günü?!..”
“Ama kızım!...belki bir gün!...” dedi ve sustu annem.
“O gün hiç olmayacak anne!” dedim.
“Lütfen üzülme ve beni de üzme! Çok abarttığının farkında mısın, bir duyan, gören olsa seni…tövbe tövbe…”
“Oraya gömülen benim parçalarım, senin değil tabii! Ve asla anlayamayacaksınız beni! Ha kitaplarımı gömmüşsünüz ha beni fark etmiyor benim için, biliyor musun!...Benim ca –nım kitaplarımda anne!.. “
Annem hiçbir şey söylemedi. Babam odadan çıktı. Üstü başı batmıştı. Kum, çimento bulaşmıştı giysilerine, ellerine. Terlemişti de..
“Genişçe bir tahta koydum tuvaleti kullanırken üstüne basasınız diye, beton kuruyunca
ya kadar. Hadi kalkın da lavabodan çıkardığım şeyleri dışarı dökün, çok yoruldum. Dikkatli olun kimse sizi görmesin e mi.”dedi.
“Ben bir ölüyüm!” dedim.” Oraya gömülenim yani! Size yardım edemem bundan böyle!...”
“Ama kızım!” dedi babam.
“Benim Hitler’ in suçuna ortak olacağımı kim söyledi !”
“İleri gidiyorsun ama!...”
“Birlikte yaparız bey,” dedi annem araya girerek,” onun üstüne gitme artık!” Hitler’e benzeyen babam yumruğunu kaldırdı üstüme üstüme gelirken, bir şey oldu ve gözlerimi açtım
ki…
* * *
Yatağımdayım.Sen yanımdasın. Uyuyorsun. Gece lambasının pembe ışığı giderek artıyor. Babamı görüyorum. Pembe ışık içinde. Acılı yüz ifadesi beni sarsıyor. Ondan etkilendiğimi, ona sezdirmemeye çalışıyorum. Boynu bükük, gözleri nemli. Öylece duruyor.bana bakı
yor.
“Beni daha bağışlamadın mı ceylanım!” diyor.
“Seni bağışlamak mı, asla!..” diyorum.
“Niçin ama?!...”
“Çünkü, yüreğimi bir katil gibi parçaladın ve gömdün, ne tez unuttun!”
“Ağabeyinden sonra, seni kaybetmeyi göze alamazdım ceylanım…”
“Kendini acındırmaya çalışma! Gerçekçi ol lütfen. Hiçbir suçum yoktu ki benim. Bir örgütün sempatizanı da olmadığımı onlar senden daha iyi biliyor!..Yalnızca kitapları, okumayı seviyorum, kitapçılım diye…güldürme Allah aşkına beni ya !..”
“İşte kötü olan da buydu güzel kızım!...”
“Ne söylemeye çalışıyorsun?!”
“Kitaplarından dolayı kayıp yüzlerce, binlerce insandan birisi de sen olmayasın diye
yaptım o işi!..”
“Beni kandıramazsın, çünkü sen yalnızca kendini düşündüğün için…”
“Ben savunmamı ve haklılığımı zamana bırakıyorum kızım. Senin yağ gibi üste çıkacağını biliyorum. Her zaman kendini savunmasını bildin, şimdi de öyle..Yalnız bir kusurun
var, yüzde bir de olsa acaba karşımdaki haklı olabilir mi diye bir düşünce hiç mi hiç aklına gel
miyor, empati mi diyorsunuz nedir şimdilerde, işte bu yok sende inan ki…Beni bağışla ki gözüm açık gitmeyeyim, huzur içinde olayım…”
“Yüreğimi parçalayan, gömen birisini affetmem asla!”
“Ama ceylanım!...”
“Aması maması yok! Çünkü yüreğimi parçaladın!!!”
“Kitapların yüreğinse senin, şimdi daha büyük bir yüreğin var! Yüreğinin parçaları olan kitaplarına kavuşmuşsun, ama ben…”
“Bu gördüğün büyük yürek ( düşün, kitaplığımız yatak odasındaymış sanki, görüyordum, salonu dört yandan kuşatan kitaplığımız yatağımızın çevresindeydi.) senin paramparça
ettiğin yüreğim değil ki, olamaz da!.. Bu yürek bir yanıyla yapay bir yürek!...”
“Eskisinin yerini almışsa, aynı işi görüyorsa ne fark eder kızım!”
“Eski yüreğim olmadığı için kendimi bulamıyorum ama!...Bunun ne demek olduğunu anlıyor musun acaba?! Aynalarda kendimi göremiyorum, sanki yokmuşum veya görünmez mişim gibi… O zaman da söyledim şimdi de söylüyorum, sen yalnızca kitaplarımı değil, beni de gömdün?! O, kimi zaman anlata anlata bitiremediğin Cahiliye döneminde kızlar diri diri gömülürmüş diye eleştirdiğin anlayışı hayata geçirdin, evet bunu yaptın işte!!!”
“Sana iyilik yaptım kızım, niçin anlamak istemiyorsun beni!...”
“İyilikmiş (?!) İyiliğin, “iyilik var dövmekten beter” e çok güzel bir örnek ama!”
“Böyle söyleme yavrum, üzüyorsun beni ceylanım.”
“Sen üzülmenin ne demek olduğunu biliyor musun acaba?!”
“Bana haksızlık yapıyorsun güzel kızım.”
“Kim kime haksızlık yaptı ya, söyler misin?! Senin yüzünden tuhaf birisi oldum. Övün
eserinle ey bay Hitler!!!”
“Ben!..Ben!...”
“Ağabeyim hapishaneden çıktıktan sonra ne yaptın? Anımsıyor musun yaptığını?! Evi
mizi,yangından mal kaçırır gibi sattın. Eylül rüzgârı çoktan yok olduğu ve onun yerini özünde öyle de olsa, görünüşte özge rüzgârlar aldığı hâlde kitaplarımı çıkarmama izin vermedin! Gü
ya geleceğimiz için (!) bu kente kaçtın, evet kaçtın ve bizi de kaçırdın! Fikrimizi almadın bile! Yaşamı güzelleştirmek ve dönüştürmek isteyen ağabeyime “sebep” olarak gördüğün güzel in
sanlardan kendince kurtardın bizi, öyle mi (?!) Oysa, “sebep” insanlar değil, ağabeyim gibiler
yalnızca “sonuç”tu. Anlayamadın. Ve bundan böyle de anlayamayacaksın. Beni de yüreğim
den ayırarak perişan ettiğini göremedin, görmek istemedin…”
“Yalnızca seni korumak istedim, ne bunlar ne de başka şeyler aklıma gelmedi hiç!”
“Beni kandıramazsın! Farkında mısın özellikle “baba” demiyorum, bunu ne çok duymak istediğini çok iyi biliyorum. Ektiğini biçiyorsun, beni ne hâle getirdiğini anlayabiliyor
musun acaba?!”
“Ama kızım!...”
“Karşıma geçmiş beni bağışla diyorsun!...”
“Ne var bunda güzel ceylanım?!”
“Niçin anlamak istemiyorsun, senin yaptıklarından dolayı değiştim, tuhaflaştım. Ne eşi
me, ne çocuğuma yardım edemiyorum. Kitapları aklımdan çıkaramıyorum. Kendime bile hayrım yok, düşünebiliyor musun! Yüreğimin parçaları, gömdüğün yerden kurtarmam için kendilerini, bana sesleniyorlar, ama ben onlara yardım edemiyorum!..”
“Ne diyorsun sen kızım?!...”
“Lavaboya ne zaman girecek olsam, gömdüğün kitapların içindeki insanların “ bizi
kurtar, bizi buradan çıkar! Bildiklerimizi, öğrendiklerimizi sana öğretmekten, anlatmaktan baş
ka ne yaptık? Neden bize yardım etmiyorsun?!” diye seslendiklerini duyuyorum. Burada olma
dıklarını bildiğimden ölecek gibi oluyorum. Üzülüyorum. Ağlıyorum. Onların çığlıklarını duy
mak nasıl bir şeydir bilir misin acaba veya diri diri toprağın altında olmanın nasıl bir şey oldu
ğunu?!...”
“Ceylanım!...”
“Ceylanım deme bana! Senin kızın da değilim, ceylanın da!...”
“Ama,ben!...”
“Yüreğinin yerinde yumruğu kadar boşluk taşıyan bir insanım, senin kızın değilim!...”
“Olamaz böyle bir şey!!!”
“Gözlerinle gör öyleyse gerçeği!”
Susuyorum. Göğsümü açıyorum. Sol mememin sağındaki yumruğum kadar karanlık boşluğu gösteriyorum. Babam gözlerini kapatıyor iki eliyle. Kıvranıyor. Ağlıyor gibi geliyor
bana.
“Acı değil mi gerçek?!” diyorum bağırarak…
* * *
“Niçin uyandın hayatım?! N’ oldu ? Niçin ağlıyorsun?! Yoksa, yine mi düş gördün,
söyler misin?! Lütfen ama!...”
“Olmuyor, böyle yapamıyorum!”
“Kendini dinlemekten, geçmişte olanları yeniden yaşamaktan, düşünmekten vazgeç
diyorum, ama söz dinletemiyorum ki sana canım. “
“Düşündüğün gibi değil bu!...”
“Peki nedir öyleyse, uykularını bölen ve seni böyle kahreden şey?!”
“Bilmiyorum ama!...”
“Bir psikiyatrdan yardım alsan?!..”
“Belki daha sonra…”
“Olur mu hiç, bence fazla geciktirmesen iyi olur.”
“Geçmişim yakamı bırakmıyor bir türlü! Geçmişim beni çağırıyor, onunla yüzleşmem
gerekiyor!...”
“Öyleyse sen bırak geçmişini!...”
“Bu o kadar kolay görünmüyor canım!”
“Çoğumuz içimizdeki kendimizi kaybettik. Yaşadığın süre önemli değil, yaşadığın sürece güzelliklerden yana olmak önemli olan, başkaları için yaşamak sonra, yaşamı dönüştürmeye ve güzelleştirmeye katılmak gibi şiarlaştırılmış söylemler peşinden gitmenin bedeli ağır, biliyoruz. Bu uğurda asılan, kurşunlanan, katledilen, işkencelerde can veren nice güzel insanla yitirdik diye düşünüyorum içimizdeki kendimizi. Uç bir örnek ama, bir imparatorluk oluşturan örgütlerin temeline, “atom bombası” gibi tepeden inen eylül rüzgârı kimi güdümlü “özgür” örgütler oluşturdu. Söylediğim şiarlaştırılmış söylemler için örgütlenen nice güzel insana karşılık. O “özgür” olduğunu sanan gerçekliklerden sapan güdümlü örgütlerle de hesaplaş mamız gerekirken, hesaplaşmadık, çünkü kendimizi yitirdik…”
“O güzel insanlar, sevdalaştılar, türküleştiler. İnançlarıyla, eylemleriyle yaşıyorlar. Öldürülmüş olmaları neyi değiştirir ki? Sözünü ettiğin örgütler solucan gibi baş oluştururlar ken dilerine, varlıklarını sürdürürler bir biçimde. Köksüzlüklerinden dolayı uzun ömürlü olamazlar. Ben söylediklerinle içimdeki kendimi yitirmedim. Aksine söylediklerin direncime direnç kattı. İçimdeki kendimi, babamın gömdüğü kitaplarımla yitirdim!...”
“Öyleyse git, kitaplarını oradan çıkar, yüreğine kavuş ve içindeki kendini bul!”
“Ne ile karşılaşacağımı bilsem!...”
“Yüreğinin parçalarıyla karşılaşacaksın tabii ki!...”
“Çürümüş, belki de fosilleşmiş yüreğimle!...”
“Lütfen karamsar olma canım.”
“Kırmızı valizi götüreyim değil mi?!”
“Sen nasıl istersen canım!”
* * *
“Demek ki kitaplarını çıkarmak için geldin,öyle mi?! “ dedi, yaşlı, yalnız, minyon tip li ve şişman kadın. Yerinden kalkamıyordu pek. Ak düşmüş saçlarını eşarbıyla saklamış, ama oradan buradan çıkan öbekler onu bir tuhaf yapmıştı. Güler yüzlü,yumuşak sesliydi.
“Evet teyzeciğim!” dedim.”İzin verirseniz tabii ki!...Bütün masrafları karşılayacağım!”
“Telefonda o kadar dil döktün ki güzel kızım,” dedi,” kim olsa yapar yaptığımı..Ne zaman komşularla bir araya gelsek, annenden, babandan, senden, ağabeyinden ve kardeşlerinden söz açılıyor. Yere göğe sığdıramıyorlar sizi. Sen istemedin diye onlara haber vermedim, eğer duysalardı burası insan kaynardı belki..Komşularım hepinizi çok seviyorlar. İnsan ne ekerse onu biçer demişler, çok doğru. Öyle bir sevgi bırakmışsınız ki komşularımda, nasıl söylesem; işte olsa o kadar olur yani! Çoğu zaman bu yaşlı hâlimle anneni kıskanmıyorum de sem yalan olur. Neden diyeceksin, çünkü annen ve baban sizi iyi yetiştirmişler. Ya benim evlatlarım!..Hepsine saçımı süpürge ettim, imkanlarımla okutup yetiştirdim. İşleri, güçleri, para ları var, ama sevgiden yoksunlar kızım. Ancak para gönderiyorlar. Onların parasına ihtiyacım yok ki. Benimkinden kalan emekli ikramiyesi ve aylığı yetir da artıyor. Oysa, bir kapımı çalıp yanımda üç dört saat geçirmeleri karşısında bile canımı veririm onlara, gerçekten! Neyse. Din leyip de ne yapacaksın, onların kulakları mı duyacak, annemiz ne yapıyor yaşlı ve hasta bir ka dın olarak deyip bir bayram sabahı kapımı mı çalacaklar, yok! Ama sizin bıraktığınız sevgi be nim de işime yarıyor. Evinizi satın aldığım için çok mutluyum, memnunum. Yalnızlığımı hissettirmiyorlar komşularım! Beni yalnız bırakmıyorlar. Çoğu zaman evin işlerini yapıyorlar. Al lah onlardan razı olsun. Çevremi toparlayıp işlerime koşuyorlar. Onlardan ne isteyebilirim daha! Anneniz, babanız yakın zamanda ölmüş. Duyduklarında iki gözü iki çeşme ağladılar biliyor musunuz. Ellerinde yoktu, olsaydı bir yol paraları cenazelerine bile gelirlerdi. Öyle işte.”
“Lütfen üzülmeyin,”dedim.”Çocuklarınız da istiyordur gelmeyi, bazen gönül cennete girmek ister ama günah bırakmaz derler. İş güç, büyük kentin koşuşturması, ihtiyaçları ve geçimi öyle zor ki… Bakarsınız bir gün onlar da kapınızı çalar ve…”
“Aslında gel diyorlar bana, ama ben orada yapamam.yapamam!...”
“Teyzeciğim keşke zamanım olsa da sizinle uzun uzun konuşabilsem, ama biliyorsunuz ki..”
“Haklısın kızım, bağışla beni, unuttum, hemen başla kitaplarını çıkarmaya!”
“İzin veriyor musunuz yani?!”
“Kaç kere söyleyeceğim kızım, izin verdim gitti! Hele bir ağabeyin varmış…”
“N’ olur geri dönmek zorundayım!...Evliyim. İki de çocuğum var! Beni dört gözle bek
liyorlar…”
“Sahi, baban kitapları oraya niçin gömmüştü ?!”
“Anlattım ya teyzeciğim!”
“Haklısın, anlatmıştın ya, yaşlılık işte akıl makıl kalmıyor ki insanda…”
“Bir an önce…”
“Taa oralardan buraya, yıllar önce gömülen kitapların için geldin, ne büyük heves bu!”
“Teyzeciğim!...”
“Bunca hediye!... Masrafı da üstleneceksin!...”
“Önemli değil teyzeciğim, bir an önce kitaplarımı alıp dönmek…”
“Rüzgâr ekenler fırtına biçtiler, ama yine de uslanmadılar ha!...”
“Bakın, ben!...”
“Neyse…neyse…kitaplarını çıkar çıkar bir an önce kızım!”
“Teşekkür ederim!”
“Kazma ve küreğe, hatta balyoza ihtiyacın olacak diye komşulardan tedarik ettim..”
“Sağ olun!.”
“Bari komşulardan birisini çağırayım, çünkü betonu kırmak güç ister, o da erkekler de var, ne dersin?!”
“Lütfen rahatsız olmayın, siz söylediklerinizi getirin diğerini kendim hallederim.”
“Emin misin?!”
“Evet!...”
* * *
Her şey tamam. Lavabonun, tuvaletin kapıları sola açılıyordu. Kapıları açtım. Tuvaletin taşına naylon serdim. Betonu kırmaya başladım. Zorlandım ve yoruldum. Betonun kalınlı ğı en fazla dört parmak kalınlığındaydı. Betonun irili ufaklı parçalarını naylonun üstüne koydum Tenekelere ulaştığım zaman heyecanlandım.Yorgunluğumu unuttum. İçim içime sığmadı. Gömü bulmuş gibiydim. Yaşlı kadını unutmuştum âdeta. Oysa yanımdaydı ve yaşına, şişmanlığına aldırmadan bana yardım ediyordu. Bir yandan da konuşuyordu. Ne söylediğini anla mıyordum bile. Çünkü bütün dikkatim çıkaracağım kitaplardaydı. Küreği elime aldım. Toprak lı kumu kürek kürek naylona boşalttım. Naylon doldukça da uçlarından tutup dökmeden dışarı
çıkardım. Bahçe duvarının önüne döktüm. Sonunda tenekelere ulaştım ve etraflarını açtım iyice Böylece dünya benim oldu. Küreği bıraktım. Teneke kapaklarını temizledim.kucaklayıp salona götürdüm. Önceden orta yere serdiğim gazetelerin üstüne indirdim. Tenekelerden oluşan boşluğu toprakla doldurdum. Sıra beton parçalarını getirip üzerine döşemeye gelince yaşlı kadın,
“Banyonun tuvaletini kullanırım kızım,”dedi,”yarın da bir usta çağırırım, diğerini o ya
par, sen kitaplarınla ilgilen olur mu !”
“Gerçekten yapabilirim!..Bence sen bir duş al sonra da kitaplarını çıkarıp valizine koy!
Gerisini ben yaptırırım.”
“Ama ben!...”
“Söylenme de banyoya gir! Seni bekleyenleri unutma! “
Söylediğini yaptım ve duş aldım.Yorgunluğum tamamen geçti böylece. Giyindim. Salona döndüm. Yaşlı kadın annemin her zaman oturduğu yerde oturmuştu. Onu bir an annem
sandım. Sanki bu işi annemin yanında, babam evden işe gittikten sonra yapmışım gibi gördüm . Tenekelerden kitapları değil de yüreğimi çıkarmıştım. Yüreğimin yerindeki karanlık boşluğa
yerleştirmiştim. Anneme sevinçle bağırmıştım: ”İşte yüreğime kavuştum ve mutluyum!” diye.
Annem de öylece bakmıştı bana. Bu gündüz düşünü hemen atlattım. Uyuklayan kadına aldırmadan tenekelerin yanına çöktüm. Tenekenin birini açtım. O sırada uyandı, şöyle bir eğildi
açtığım tenekenin üstüne.
“Ne çabuk yıkandın kızım!” dedi.
Yanıtlamadım söylediğini. Gülümsedim yalnızca. Kanepenin üstüne indirdiğim kırmızı valizime küf kokulu, neredeyse ıslanmış kitapları özenle yerleştirmeye başladım. Küf koku
su dayanılacak gibi değildi. Hiç aldırmıyordum. Yaşlı kadın çürümüş bunlar, götürüp ne yapacaksın gibi sözler söylüyordu ama ben aldırmıyordum. Kendimden geçtim.Yine bir gündüz dü şünün içinde kaldım. Kitaplarımın tozunu alıyormuşum gibi. Sayfaları birbirine yapışmış, sararmış, nemlenmiş kitapları, bebeğimin altını temizliyormuşum gibi temizliyordum.Yaşlı kadı nın bağırmasıyla kendime geldim. Gözleri iri iri açılmıştı. Korkmuştu. Telaşlanmıştı. Elinde Baretta marka bir tabanca vardı. Hiçbir şey hissetmiyordum, yalnızca bakıyordum ona.
“Tabanca tabanca !...”
“”Nerden çıktı bu?!” dedim şaşkınlıkla.
“Şu tenekeden!...”
“Ama bu olanaksız, çünkü!...”
“Beni kandırdın! Çabuk terk et evimi, yoksa!...”
“İnanın haberim yok bu tabancadan!...”
“Daha fazla konuşma ve git evimden, kitaplarını da, tabancanı da götür!...”
“Anımsadım! Bu babamın bekçilik tabancası, ama niçin teslim etmemiş fabrikadan ay rılırken, onu anlayabilmiş değilim!.. Belki de farkına varmadan kitapları tenekeye koyarken düşürmüştür, çünkü o akşam babam!...”
“Ne saçmalıyorsun sen, o tabancayı şu muşambanın içinden çıkardım ,kazayla düşmüş
falan değil, iyice sarılmış sarmalanmış, kim bilir ne haltlar karıştırdınız bununla! Sen veya ağbin olacak o!...!
“Yanılıyorsunuz! Bunun bir açıklaması olmalı ama!...”
“Onu bunu bilmem, çık git evimden!”
“Şu parayı alın bari!...”
“Paranı istemiyorum, hediyelerini de!...Git evimden anladın mı,git!!!”
Kitaplarımı çantaya gelişigüzel koydum. Evden çıktım. Kapı arkamdan büyük bir gü rültüyle kapandı. Dönüp baktım, ama yaşlı kadını salon penceresinde göremedim. İçime kor
kor közler düştü. Hüzünlendim. Hayatı kırık yaşlı kadının kalbini de isteğimin dışında kırmıştım çünkü. Köşe başındaki çöp bidonuna cebime koyduğum tabancayı atmak istedim, ama son
anda bundan vazgeçtim. Kalbi kırık ölen babamdan bana kalan tek şey olsun istedim o anda.
Yoldan geçmekte olan taksiye el kaldırdım. Terminale sürmesini imledim. Düşündüm: Tabanca kitapların arasında ne arıyordu? Kim, onunla ne yapmıştı? Kadının kuşkuları ve söyledikleri doğru olabilir miydi? Böyle yüzlerce soru kafamda uçuşup durdu,ama hiçbirine mantıklı
bir yanıt bulamadım.Yalnızca ağabeyim bilebilirdi, ama o da yurtdışına çıkmıştı ve o günden
beri ondan hiç haber alamamıştık. Ona ulaşmamız için bizi araması gerekiyordu, ama nedense
aramıyordu. Babam, sağlığında onun örgüt arkadaşlarına çok sormuştu, adresini, yerini hiç ol mazsa ölü mü sağ mı olduğunu bilip bilmediklerini, kimse bir şey söylememişti ona… İkisinin ölümünde abim yoktu ne yazık ki…Oysa ikisini de benden çok severdi desem abartmış olmam… Onun başına ne geldiğini veya nerede olduğunu artık hiç mi hiç merak etmiyorum.
* * *
“Fabrikanın kayıtlarında bu tabancanın seri numarası var. Bu doğru. Babana gece bek çiliği için verilmiş. Ama baban fabrikadan ayrılırken tabancayı teslim etmemiş. İmzaladığı ev rakta kaybettiğine dair açıklaması yer alıyor. Üstelik ederini de peşin ödemiş baban…”
“Öyleyse ne istiyorsunuz benden?! Bırakın gideyim!...”
“Sus kaltak! Soruları biz sorarız!!”
“Ben!...”
“Yıllar sonra, babanın gömdüğü küflü kitapları almaya geldiğini, onun tabancasını ki tapların arasında bulduğunu, hiç ondan haberin olmadığını yutar mıyız şıllık! Haydi gerçeği
söyle! Yoksa seni konuşturmasını biliriz. İstersen diren de gör sonunu! Anlarsın ya!...”
“Başından beri söylediklerim doğru, başka bir diyeceğim yok!”
“Tabancayı ya sen sakladın ya da başka birisi sakladı! Adamcağız da bu yüzden patronuna yalan beyanda bulundu. Başka ne yapsaydı! Kitapları babanın gömdüğünü gören, bilen,
duyan var mı senden başka, yok! Nasılsa öğreneceğiz gerçeği! Açık açık söyle ki sana bir yararı dokunsun, bu tabancayı hangi olaylarda kullandı ağabeyin? Yoksa sen mi kullandın? Kendini ,eşini ve çocuklarını düşün!”
“Ne saçmalıyorsunuz siz, bırakın beni!!!”
“Abin anlatmıştır kızım!”
“Ne ben biliyorum saçmalıklarınızı ne de ağabeyim?!”
“Yoksa ağabeyinle bağlantın mı var? Yurtdışına kaçmadı mı? Kimlik değiştirip burada mı faaliyet gösteriyor?! Eğer bir şeyler biliyor ve bunları da bizden saklıyorsan bu senin için hiç iyi olmaz bilesin!”
“Ağabeyimle ilgili bilgisi olan varsa sizsiniz, ben değilim. Sonra benim ağabeyimle il
gili neyi bilip bilmediğimi de benden iyi biliyorsunuz, ne diye bu konuda beni zorluyorsunuz ki..”
“Tamam,sen tabancanın hangi olaylarda kullanıldığını söyle,bizi yorma!”
“Hiçbirimiz o tabancayı kullanmadık tamam mı!”
“Siz kullanmamış olabilirsiniz,ama yoldaşlarınızdan biri veya birkaçı (!) kullanmış ola
bilir !”
“Bu büyük bir yalan!!!”
“Tabancayı hanginiz sakladı?!”
“Bilmiyorum!”
“Ağabeyin mi?...”
“Hayır!”
“Peki, baban niçin kitaplarla birlikte gömsün tabancayı?!”
“Gidin ona sorun! Nasılsa siz ölüleri de konuşturmuyor musunuz(?!)”
“Edepli ol, bizimle öyle konuşma, yoksa senin….”
“Ne yaparsınız ya!...”
“Ağabeyin belki de tabancayı bizimkilere karşı kullanmıştır,değil mi? “Polis emekli de olsa öldürülmelidir… “ dememiş mi Lenin?”
“Demişse bile Çar’ın polisi için demiştir…”
“Zillinin zoruna bak, ben şimdi senin ….mını….s….mez miyim!...”
“Ağabeyim hayatı boyunca tabanca kullanmadı, ben de kullanmadım!”
“Ulan bizi mi kandırıyorsun sen!!!”
“Gerçeği söylüyorum tamam mı!”
“Bak tabancanın balistik sonucu…”
“Tabancanın balistik sonucuna razıyım! Eşime haber vermenizi de istiyorum!...”
“Şuncağız aklınla bizi mi kandıracaksın kaltak ! Avukat, telefon, televizyon da ister misin (?!) Balistik sonucunu etkileyecek önlemler de almışsınızdır, yutar mıyız. Eşine biz istersek haber veririz, bunu kafana sok! Burası senin kafesin, sen de içindeki bülbülsün. Biz şakıyan bülbülleri severiz, şakımayanı da si….z!”
* * *
“Söylediğin gibi tabanca temiz çıktı, ama biz bunu yeterli görmüyoruz. Çözülmedin, tek söz söylemedin. Bence sen düşündüğümüzden de eğitimlisin. Bize ve yöntemlerimize kar şı ne yapacağını iyi öğrenmişsin. İçten içe bizimle alay ediyorsun, biliyorum. Ama oynadığın
oyunu bozmaya kararlıyız. Çünkü, sen itiraf etsen de etmesen de bir katilsin!..”
“Yanlıyorsunuz, aslında söylediklerinize siz de inanmıyorsunuz ama!...”
“İki olasılık var: Tabancanın orijinal namlusunu değiştirdiniz. Bu hâliyle kitapların arasına bez ve naylonla sakladınız. On yıl beklediniz. İlki bu. Öteki şu: Bez ve naylon içinde orijinal namlulu tabancayı on yıl sakladınız. Böylece balistik sonucu etkileyecek değişimi gerçekleştirdiniz. Söyle, gerçekten ne yaptınız da bildiğimiz şeyleri tersine çevirdiniz?!...”
“Bunun olanaksız olduğunu siz de biliyorsunuz ama yine de bunu söyleyebiliyorsunuz!”
“Siz olanaksızı başarırsınız, siz karda yürürsünüz ama izinizi gizlersiniz! Ama bu defa
kanlı bir katil olduğunu kanıtlayacağım kaltak!”
“Düzmece belgelerle beni her şeyden sorumlu gösterebilirsiniz tabii!”
“Babanın tabancasına benzeyen tabancalar çok bizde. Birinin namlusunu değiştireceğiz. Ona temiz bir namlu takacağız. Asıl namluyu sizin yaptığınız gibi gömeceğiz. On yıl bek leyeceğiz. Sonra çıkarıp inceleyeceğiz. Hangisinin balistik sonucu, sizin tabancanın balistik sonucuna uyarsa, o zaman elimizden çekeceğin akıllara zarar olacak,inan! Ha, belki zamansız
ölebeliriz, çünkü her an sizin gibilerle çarpışıyoruz. Bu mücadelede başımıza nelerin geleceğini bilmiyoruz. Bu yüzden söylediklerimi takip edecek arkadaşlarımız ve dava adamlarımız var. Öyle unutulup gider diye düşünme sakın. Eğer düşündüğümüzü bizden saklamışsan bir an önce canını alsın diye her kime tapınıyorsan ona yalvar, çünkü içte ve dışta sözde “insan hakları savunucuları “ sokağa dökülmüşler senin gibi bir kaltak için. Yoksa…”
“Benim hakkımda yanılıyorsunuz ama!”
“Sus! Şu andan itibaren gölgenden daha çok yanında olacağız! Soluduğun havada, içtiğin suda, adımladığın her yerde biz olacağız. Adım adım izleyeceğiz seni! On beş günde bir güvenlik merkezlerimize misafir (!) edeceğiz seni ,unutma..”
“Yani artık özgür müyüm?!”
“Evet, ama daha önce doktorumuzu ziyaret edeceksin o….pu!”
* * *
Failli, failsiz bütün cinayetlerin sanığıyım sanki. Filmlerden tanıdığım elektrik odasındayım. Kara giysili, kara yüzlü iri adamlar, beni elektrikli sandalyeye oturtmuştu. Kemerleri,
belimden, ayaklarımdan ve kollarımdan geçirip sıkıca bağlamışlardı. Üstüme beton dökülmüş
gibiydi. Kıpırdayamıyordum. Sesim de çıkmıyordu. Loş ışıktan dolayı camlı bölümden beni
seyredenleri tam olarak göremiyordum. Gülüyorlar sinsice. Birbirlerine gösteriyorlar beni, bunu hissedebiliyordum. Camlı bölümün gerisindekilerden biri, en uzun boylusu, gözlerini benden ayırmıyordu. Donuk yüzlüydü. Kara gözlüklüydü. Birisine bir im yaptı. İmi alan yanıma
geldi. Elinde ustura vardı. Güzelim saçlarımı hoyratça kesti, canımı yaktı. Daha sonra başkası kafamı sabunladı ve usturayı öncekinden aldı, kalan saçımı kazıdı. Ardından kafamı kuruladı ve gitti. Saçımı kazıtan uzun boyluya baktım.Yanıma geldi. Durdu. Bir görevli atıldı.
“Her şey hazır efendim!” dedi.
“Ameliyat malzemelerini getirin çabuk!” dedi o da. Malzemeler ivedilikte getirildi. Neşteri aldı. Bana gösterdi önce. Şaşırdım. Bağırdım. Kurtulmaya çalıştım .Olmadı. Ne sesi mi duyurabildim kimseye, ne de kurtulabildim elinden. Doktordu uzun boylusu. Cam gözleri min önünde aynalaştı. Korkunç gözleriyle karşılaştım doktorun. Ateş saçan gözleri aynadaki gözlerimi eritti âdeta. Gözlerimi kapatamadım. Sonuna dek izledim yaşadıklarımı. Hiçbir ta rafa çeviremediğim kafamın derisini, kaşlarımın üstünden başlayarak oval. içimde kesti. Kafa derimi, soğanın zarını çıkarıyormuş gibi çıkardı. Kanım akmadı. Testere gibi çıkıntılı kemik leri bir bir aldı. Beynimi, cevizin içini çıkarır gibi aldı. Acı çekmiyordum. Beynimi bana gösterdi. Beynime yabancılaşmıştım. Öylece baktım. Bir görevli içi garip renkli sıvı ile dolu olan camdan kap getirdi doktora. Doktor beynimi bu sıvının içine bıraktı. İşte o anda kendimden
geçtim. Ameliyata alınan birisinin narkozdan sonraki hâlini yaşadım. Hiçbir şey anımsamadım. Bu ne kadar sürdü bilmiyorum, ama sonra yavaş yavaş kendime geldim. Bilincimi kazan dım. Gözlerimi açtığımda doktorla göz göze geldim. Beynimi elinde tutuyordu yine. Gülüyor du. Beynimi yerine yerleştirdi. Kemikleri de…Kafa derimi kemiklerin üzerine geçirdi. Deriyi dikti ivedilikle. Yanı başındaki görevlinin tuttuğu cam kavanozdaki merhemi geniş ağızlı bir fırçayla alıp dikişlere sürdü. İnanılmaz bir şey oldu. Dikişler kayboldu birdenbire ve saçlarım eskisi gibi uzadı. Aynalaşan cam, cama dönüştü.
Doktor karşıma geçti.
“Seninle işimiz bitti!” dedi.
“Bana ne yaptınız öyle?” dedim. Eskisi gibi duymaya ve konuşmaya başladım. Buna pek sevinemedim.
“G D K ibibikli güvercin oldun artık…”
“Ama ben insanım, kendimi eskisi gibi görüyorum, az önce aynalaşan ama şimdi yine cam olan şu karşımdaki camda…Ayna gibi olmasa da kendimi görüyorum…Sonra GDK ne
demek?!””
“Görmedin, Duymadın, Konuşmadın demek.”
“Üç maymun gibi bir şey mi bu?!”
“Daha farklı bir şey.”
“Beni kandıramazsınız, ben bir insanım!...”
“G başlıklı iğneyi görme, D başlıklı iğneyi duyma, K başlıklı iğneyi konuşma merkez
lerine yerleştirdim. Beynini bu yüzden çıkardım. Bu üç iğne, çok kısa zamanda saç teline dönüşecek, sen de dahil kimse fark edemeyecek onları. Böylece bize evrileceksin. GDK ibibiği ni yalnızca biz görebiliriz. Onları özel gözlüklerimizin sayesinde…Nerede olursan ol,seni kontrol edebileceğiz, haydi şimdi git güle güle (!)
* * *
Özgürdüm artık. Uçuyordum. Bir yandan da korkuyordum. Yere inmek istemiyordum.
Nelerle karşılaşacağımı, ne yapacağımı hiç mi hiç bilmiyordum. Garip bir duygu ile gökyüzün
de kanat çırpıyordum. Ama yorulmaya başlamıştım. Kanatlarım beni taşıyamaz olmuştu. Neredeyse kendimi bırakacaktım. Düşüp parçalanacaktım belki de. Çevremde hiçbir kuş yoktu. Gökyüzünün tek kuşuydum sanki o an. Son bir çaba ile bulunduğum yerden biraz daha yükseldim. O kadar yükselmişim ki güneş beni yakacak sandım. Panikledim. Yeryüzüne baktım. Hiçbir şey göremedim. Beyaz kocaman bir bulutlardan başka. Kanatlarımın sesinden bile ürkü yordum. Yine de çılgınca kanat çırptım. Tamam dedim içimden kendime, sonun geldi senin. Yapabileceğin bir şey kalmadı. Buraya kadar! Kendini ölümün kucağına bırak ve direnme! Böyle huzur bulursun belki. Çünkü ne yapsam çabam sonuçsuz kalacak ve kaybedeceğim… Kendimi daha fazla kandırmaya gerek yok…Gerçekçi olmalıyım. İşim bitti! İşte tam o sırada bir ses geldi kulağıma:
“Yılgınlığa kapılma!”
“Kim konuşan?!” dedim.
“Güneşim ben! Niçin korkuyorsun benden?!”
“Hay Allah ben de seni!...”
“Bulutların arasından sıyrılıp sana kavuşabildim sonunda!...”
“Niçin ama?!”
“Sana yardım etmek için!”
“Yardım istemedim ki!”
“İçinden yaptığın konuşmayı duydum da, o yüzden…”
“Yani düşüncelerimi mi okudun?!”
“Öyle de söylenebilir tabii, daha fazla yorma kendini. Lütfen kulak ve söyleyeceklerime. Şu büyük beyaz bulutu görüyor musun?...Onun üstüne in, dinlen! Bulutu, tatlı bir rüz gârla yeryüzüne indirtmek benim için çok kolay. Yeryüzüne yaklaşınca buluttan in ve hiç dur madan gündoğusundaki ormana uç! Ormanın içinde şırıl şırıl akan bir nehir göreceksin. Nehri izle! Güneye doğru… Sonunda güvencin sevdalı bir genç adamla karşılaşacaksın. O Güvercin leri tutuyor, besliyor ve…”
“Ama ben farklı bir güvercinim!...”
“Biliyorum, G D K ibibikli güvercinsin. Farklı olman sana onun ilgisini arttıracak!”
“Peki kurtulacak mıyım?!”
“Dene ve gör!”
“Hoşça kal güneş!”
“Güle güle!”
Güneşin söylediğini yaptım. Nehre ulaştım. Güneye uçtum. Yorulmak bilmiyordum bu
kez. Nasıl oldu pek anlayamadım, ama sözünü ettiği güvercin sevdalısı adama rastladım. Ona
yaklaştığımda gördüm ki o sensin. Nasıl sevindim anlatamam. Beni gördün. Çok sevindin. Eve götürdün. Gözlerini benden ayırmadın. Ben, bir bilmeceymişim gibi evirip çevirdin beni avucunda. Bana ilgini canlı tutmak için elimden geleni yaptım kendimce. Ve günlerden bir gün gözlerini yummuştun. Uyuyormuş gibi yapıp düşünüyordun. Avucunda beni tutuyordun. İki parmağınla G D K ibibiğimi okşadın. Sen okşadıkça ben gevşedim. Olan oldu ve G D K iğnelerini birer birer düşürdün. Büyü bozuldu böylece. Üstünde hissedince beni gözlerini açtın
önce inanmak istemedin. Ben sana yaşadıklarımı anlattıkça kanıksadın ve sevindin. Boynuma
sarıldın, beni öptün…
* * *
Şimdi hangi aynaya bakarsam bakayım, artık içimdeki kendimi görüyorum. Ne zaman
banyo yapacak olsam kalbimin yerinde karanlık bir boşluk görmüyorum. Mutluyum ve yaşamayı seviyorum, seni sevdiğim kadar. İçim aşkla dolu!
Gün çoktan kararmış yine.
Işıklar rengârenk.
Kulaklarımda hâlâ, o dönüşümde söylediğin şu tümce:
“Kırmızı valizli kadın / ım bizi çok beklettin canım!”
Düşünüyorum da, kimi zaman bilemiyoruz yaşadıklarımız mı düş, yoksa düşler mi
yaşadıklarımız diye…



