İçimizdeki Erkek
Tek cins hakimiyetinin olduğu bir toplumda kadın olmak zor, kadın olabilmeyi başarabilmek daha da zor. Toplumsal cinsiyet esaslarıyla örülmüş bir yaşam alanında kendi kimliğini bulmak, kimliğin senin ne ve kim olduğunu ifadelendiren tanımlamalarına tam anlamıyla gereken cevapları verebilmek de bir o kadar zor. İşte bundandır ki biyolojik yapımızla, biçimimizle, belki de kimi duygu yüklü davranışlarımız, hissiyatlarımızla kadın olarak kendimizi isimlendirmemiz, kimliklerimizi salt bu gerçekliklere dayandırarak kadın kimliği olarak tanımlamamız yeterli olmamakta. Duygularımıza, düşüncelerimize, ruhsal yapımıza, davranışlarımıza vs. bir bütünen varlığımıza hükmeden, onu denetleyen, içine alan ve kendi öz varlığına yabancı kadın kimlikleri yaratan verili ‘ben’imizle biz ne kadar ‘biz’, yani kadın olmayı başarabiliyoruz diye sormak gerekir kendimize.
XX kromozomlarını taşımamız bizim kadın olmamıza yetmiyor elbet. Çünkü kadın olmak salt biyolojik bir olay olmadığı gibi, erkeklik de salt biyolojik bir durumu ifade etmez. Erillik biyolojik bir varlığı ifade etmenin ötesinde herşeyden önce bir zihniyeti, ideolojik bir yapılanmayı, kültürel bir sistemi temsil eder. Bir düşünme ve davranış tarzı, bir bakış açısını ifade eder. İşte ne yazık ki bu eril bakışın düşünme ve davranış tarzlarımıza hükmederek bizde yarattığı kadınlık imgelemleri, daha çok eril minyatürlük olarak tabir edebileceğimiz içimizdeki erkeği dışa vuran en kadın olmayan yanlarımızı vurgular.
Dili, rengi, sınıfı, yurdu, statüsü vs. her ne olursa olsun her kadın toplumsal cinsiyetin kendisi için belirlediği aynı kadınlık imgelemlerine tabi kılınır ve bu toplumsal cinsiyetçi yapılanma içerisinde yaşamın en küçük hücrelerine kadar nüfuz eden erkek zihniyetinin örüntüsünden nasibini alır. Bu eril mantık kimi zaman fethetmeye koşan, kimi zaman fethedilmeyi bekleyen kadın kişilikleri biçiminde kendini ortaya koyar.
Hükmetme eğilimi taşıyan, kategorize eden, bölüp parçalayan, hiçleştiren, küçümseyen, ötekini tanımayan veya dışlayan, iktidarcı, bireyci, benmerkezci, kendini beğenmiş vb. daha çok çoğaltabileceğimiz yaklaşımlar kadar, geleneksel olarak tabir edilen boyun eğmeci, güçsüz duran, güce koşan, güç olarak görünen sığınma eğilimi gösteren, kendini beğendirme çabası içine giren, hükmedilmeye yatkın, kendine güvensiz, şüpheci vb. yaklaşımlar da içimizdeki erkeğin varlığını ifade eder.
Biri güç olarak gördüğünün statüsünü, konumunu ya hedefler ya da ona ulaşarak erkekle eşit konuma ulaşacağını düşünür, diğeri güçsüzlüğünü özümseyip tahakkümü kabullenir. Biri yol ve yönteminde kendi akıl ve duygu gücünü bir kenara iterek erkeğin yol ve yöntemlerini esas alır, diğeri yol ve yönteminde erkeği görür.
Biri ‘kadın’ olarak özgür tercihli, bilinçli bir yol izlediğini söyler, diğeri bilinçsizliğine dem vurarak ‘elden ne gelir, bu benim alın yazım’ der. Biri özgürlüğe koştuğunu, kadının özgür yarını için mücadele yürüttüğünü iddia eder, diğeri özgürleştirilmeyi bekler. Bu kadarla bitmez içimizdeki erkeğin vücut bulması.
Karşıtlaştırıp çatıştıran, çatıştırarak yok eden erkek zihniyetinden de nasibimizi alırız bu kadın imgelerinde. Ortaklaştırarak tamamlayan, tamamlayarak bütünleyen yaklaşımdan uzaklaşarak birbirine muhalif kıldığımız bütün olay ve olgularda da erkeği daha fazla yaşamsallaştırmış oluruz zihnimizde ve yüreğimizde. Çünkü keskin muhaliflik de muhalif olunduğu gerçekliğe aynı oranda tabi olmayı, ona koşmayı, ondan pay alma savaşımını getirir. Şiddete, savaşlara, ölme ve öldürmeye onay veren, alkış çalan, onu teşvik eden ve benimseyen yanlarımız da içimizdeki erkeğin güçlü sesini yansıtır. Sokaktan geçerken bizden olmayan veya kendimizden daha aşağı tabaka olarak gördüğümüz insanlara üstün bakan gözlerimiz de yine erkeğin gözleriyle bakan gözlerimiz. Hem hemcinslerimize hem de karşı cinse karşı kompleksli, kaprisli yaklaşımlarımızda yine içimizdeki erkeğin yansımaları. Duyguların gücünü bir yana bırakan veya onun güçlü kavrayışlarına inanmayarak salt akıcılığa, aklın bilimselliğine inanan kavrayış tarzlarımızda aynı zihniyete teslim olan yanlarımız. Başkalarının acılarını hissetmeyen, aç olanın açlığını duyumsamayan duyarsızlıklarımız da kadın özümüze ait değil. Çevreye ve doğaya yönelik bilmeleri onu denetim altına alma ve hükmetme aracı olarak algılayan, işbirliği uyum ve paylaşımdan çok rekabeti esas alan algılayışlarımızda bizi bizden koparan yabancılıklarımız. İçimizdeki erkeğin marifetleri sayılmakla bitmez velhasıl.
Bu nedenle erkek sistemi karşısındaki duruşlarımız, söylemlerimiz, mücadele yöntemlerimiz her ne olursa olsun, içimizdeki, yani zihniyetimizde eril varlıktan kurtulamadığımız müddetçe de ona benzeşmekten, aynılaşmaktan, karşıtımıza dönüşmekten kurtulamayacağımızda o kadar açık. Erkeği, erkek sistemini, eril zihniyeti çözümlemek, dillendirmek yetmiyor. Öncelikle, kadınlar olarak özgürleşmede en önemli çıkmazımızı oluşturan erkek zihniyetini kendimizden başlayarak çözümlemek, ona karşı ilk mücadeleyi binlerce yıldır empoze ettiği, esasta bize ait olmayan tüm yönlere karşı vererek, eril sisteme karşı mücadeleyi kendimizden başlatarak, deyim yerindeyse erkeğin bizde vücut bulan her halini içimizden söküp atarak başlatmamız gerekiyor. Yoksa ne kadın olmayı başarabilmek mümkün, ne de kadınca bakabilmek, düşünebilmek, konuşabilmek…
Berfîn ZÎNÊ
Kaynak: Ö.Politika (Kadın)



