Namus Algısı-İsmail Beşikçi
Bitlis, Ağrı, Batman, Diyarbakır, Urfa, Van, Muş gibi Kürt yörelerinde, namus cinayetleri denen, töre cinayetleri denen cinayetler işleniyor. Bu cinayetler, göçlerle İstanbul, Adana, Antalya, Mersin, İzmir, Sakarya gibi yörelere de taşınıyor. Bu yörelerde namus kadın bedeni ve cinselliği üzerinden tanımlanıyor. Namus, kadın bedeni ve cinselliği üzerinden algılanıyor. Bir ailede, 15-20 yaşlarındaki genç kızlar/kadınlar, köyde veya beldede bir erkekle yasak ilişkiye girdiği zaman ve bu ilişki aile tarafından öğrenildiği zaman, aile bunu, “ailemizin namusu lekelendi, bu lekenin çıkarılması gerekir…” şeklinde algılıyor, değerlendiriyor.
Bu yasak ilişki, erkeğin zor gücüyle de meydana gelmiş olabilir. Yasak ilişkinin öğrenilmesi de daha çok hamilelikle ortaya çıkıyor. Aile meclisinin, bu konuda, ailenin şerefini lekelediği iddia edilen kızın öldürülmesi yoluna karar aldığı, bu görevi de, kızın/kadının küçük kardeşine, böyle bir kardeşi yoksa ağabeyine, amcasına, verdiği belirtiliyor. Kadına yönelik şiddetin en ağırı bu şekilde örgütleniyor. Bu tür cinayetleri işleyen ailelerin, toplumda değer kazandığı da belirtiliyor.
Televizyonlar, gazeteler, radyolar, bu ve benzer haberleri verirken, aile meclisi kavramına vurgu yapıyor. “Aile meclisi toplandı, Aileye sürülen bu lekenin temizlenebilmesi ve aile şerefinin korunabilmesi için yasak ilişki yaşayan kadının/kızın, öldürülmesine karar verdi.”
Köyde veya beldede, bir erkeğin eli, bir kızın/kadının saçına değse bile namus meselesi yapılıyor. Böyle bir olay kan davalarının da başlangıcı olabiliyor. Olgunun bir yönü böyle. Olgunun bilinen ama anlatılmayan, gizlenen bir yönü daha var. Herkes bunu biliyor, ama umursamıyor. Bu yazıda, buna küçük bir vurgu yapmayı denemeye çalışacağım.
Kürt bölgelerinde, 1984’ten beri, 25 yıla yakın bir zamandır savaş var. Güvenlik güçleri, köylerde, beldelerde sık sık operasyonlar yapıyor. Bazen, kadınlar, erkekler, gençler, yaşlılar topluca gözaltına alınıyor. Gözaltına alınanlar, birbirlerine zincirlerle bağlanarak kasabadaki veya şehirdeki karakola götürülüyor. Burada güvenlik güçleri, genç kadınları yaşlı olan kadınlardan ayırıp ayrı bir bölüme kapatıyor. İşkenceli sorgularda tecavüz de var. Korucular, JİTEM unsurları, özel timler, jandarmalar, polisler, askerler, bu süreçte, zor kullanarak, güç kullanarak kadınlarla beraber oluyor. Olup bitenleri, gözaltına alınan, erkekler, baba, kardeşler, amcalar vs. farkındadır. Ama bu ilişkilere tepki veremiyorlar. Bilmezlikten, duymazlıktan, görmezlikten geliyorlar. Köyde, beldede, yasa dışı, töre dışı ilişkiden dolayı kızlar/kadınlar hakkında, ölüm kararları veren bu meclis, aile meclisi, karakolda gerçekleşen bu ilişkiye sesini çıkarmıyor. Bu tür saldırılar, güvenlik güçlerine mensup görevliler tarafından yapılırsa, bilmezlikten, duymazlıktan, görmezlikten geliniyor. Köyde veya beldede, şehirde, bu ilişkiler, kendi halkından biriyle gerçekleştiriliyorsa, “namusumuz lekelendi, bunu ancak ölüm temizler” diyor. Ama bu ilişki, bu saldırı güvenlik güçlerinden görevli olanlar tarafında gerçekleştirilirse sorun yapılmıyor. Namusumuz lekelendi diye, kız kardeşini, ablasını gözünü kırpmadan öldüren, tek kurşunla öldüren genç erkekler, böyle bir süreci umursamıyor, bunların ne anlama geldiğini düşünmüyor. Namus algısı, olayın geçtiği yere ve zamana göre değiştiği gibi, erkeğin kimliğine, mesleğine göre de değişiyor. Bu ilişkinin, bu algılamanın, antropolojinin kavramlarıyla, anlaşılması, kavranılması, eleştirilmesi gerekiyor.
Aile meclisi ilkel bir kurum. Aile meclisinin, örneğin, ailenin mallarının nasıl idare edileceği, malların satılacağı veya kiraya verileceği, yeni mallar alınıp alınmayacağı gibi konularda bir kararı yok. Böyle ekonomik konular için, aile meclisi toplantilarına gerek duyulmuyor. Bu ekonomik konular çerçevesinde, “aile meclisi toplandı şu kararları aldı” vs. denmiyor. Aile meclisinin bütün işlevi, adet, gelenek, görenek dışı ilişkiye giren ve ailenin namusunu lekelediği söylenen genç kızın/kadının öldürülmesine karar vermek… Bunun dışında bir işlevi yok. Medyanın, bu tür olaylarda, “aile meclisi toplandı”, “aile meclisi karar verdi” haberleri, değerlendirmeleri, böyle ilkel bir kuruma kan vermekten, can vermekten, statü vermekten başka bir şey değildir. Kürt sorunu söz konusu olduğu zaman, böyle ilkel kurumlar, devlet ve hükümet tarafından, medya tarafından yoğun bir şekilde destekleniyor, teşvik ediliyor. Bu ilkel kurumlara, statü veriliyor, kan veriliyor, can veriliyor. Böylece, bu ilkel kurumların kurumlaşmaları sağlanıyor. Örneğin 1990 kışında da, bazı korucu başları, Ankara’ya davet edilmiş, İçişleri Bakanı’yla, Başbakan’la, Cumhurbaşkanı’yla görüşmeleri sağlanmıştı. O zaman da medya, “Batuvan Aşireti reisi…, Tayan Aşireti reisi…., Jirki Aşireti reisi…, Mamhuran Aşireti reisi… Ankara’da. Davet üzerine Ankara’ya gelen bu aşiret reisleri…” diye haberler yapmıştı. Televizyonlarda, görüntülü programlar gerçekleştirilmişti. Böylelikle, aşiret kurumuna kan vermeye, can vermeye, statü vermeye alışmıştı. Mücadele sürecine, devletin bu politikası eliyle aşiretler kurumlaştırılmıştı. Ama, 1999 da, Başbakan Bülent Ecevit, kendi belediyelerinin bazı sorunlarını görüşmek için randevu isteyen HADEP’li belediye başkanlarına, “terör örgütüyle aralarına mesafe koymuyorlar” diye, randevu vermemişti.
Medyanın, aile meclisi kavramına vurgu yaptığını, bu ilkel kuruma statü vermeye çalıştığını, bu olguyu kurumlaştırmaya özen gösterdiğini belirtmeye gayret ediyorum. Aile meclisi “toplu gözaltına alınmalarda, genç kadınlarımızın ayrı yerlere götürülmelerine, ayrı yerlerde tutulmalarını, ayrı yerlere kapatılmalarını kabul etmeyeceğiz…” şeklinde bir karar alabiliyor mu? “Kadınlarımızı onların insafına terk etmeyeceğiz…” şeklinde kararlar alabiliyor mu? Böyle yapamıyor. Ama köyde veya beldede gerçekleşen bir olayda, genç kadınlara en yoğun şiddeti gösteriyor, en ağır cezayı, ölüm cezasını vermekten geri durmuyor. Namus algısında, “aile namusumuz lekelendi” algısında, yerine ve zamanına göre, erkeğin kimliğine, mesleğine göre çok büyük fark olduğu açıktır. Bunun nedenleri üzerinde ayrıntılı bir şekilde durmak gerekir. Ayrıca burada bir sakatlık da var. Bu sakatlığı nerede aramak gerekir? Bunu toplumsal yapıda mı, yoksa Kürtleri müştereken denetleyen güçlerin baskı mekanizmalarının getirdiği ruhsal tahribatta mı aramak gerekir.
Kürtler, kendi kendini yönetemeyen, kendi kendini yönetmesine olanak verilmeyen bir toplum. Kürtler ve ülkeleri Kürdistan, bölünmüş, parçalanmış ve paylaşılmış… Devletlerarası sömürge koşulları egemen. Ortadoğu’nun ortasında, 40 milyonu aşkın Kürtlerin bir statüleri yok. Kürtleri müştereken yönetenler de çok kötü yönetiyor. Bu yönetimde hak-hukuk yok, baskı var, aşağılama var. Dünyada, bu kadar büyük bir nüfusu olup da statüsüz bırakılmış başka bir halk yok. Güney Kürdistan’daki Kürt Federe Devleti etrafındaki gelişmeleri elbette biliyoruz. Bunun da ne kadar uzun, ne kadar yoğun bir mücadele sürecinde gerçekleştiği bilinmektedir. Diğer parçalardaki Kürtlerin kendi kendilerini yönetmek için, gerçekleştirdikleri mücadeleler, Kürtleri ve ülkelerini müştereken denetleyenler tarafından boğulmaya çalışılıyor. Yüz yıla yakın bir zamandır böyle bir sürecin yaşanması, toplumsal yapıda ve ruhsal yapıda çok büyük bozulmaların meydana gelmesine neden oluyor. Halkın, kişilerin, psikolojileri bozuluyor. Toplum, insanlar, artık, kendilerini yaşayamıyor, kendilerine empoze edilen değerlerle bütünleşme sürecine giriyorlar. Uzun zaman süresi içinde, bu, herhalde insanların, toplumların DNA’larına da işliyor. Kendi halkına karşı çok gaddar olabilenler, sömürgeci güçler karşısında, kendisinden daha güçlü gördükleri karşısında pısabiliyor. Namus algıları konusunda meydana gelen birbirine zıt bu tavırlar çürüme anlamına geliyor. Kürt toplumsal yapısının, Kürt değerlerinin böylesine baskı altında olması, psikolojik yapıları da tahrip etmekte, böyle bir çürüme ortaya çıkmaktadır.
Bu lanetli ilişkilerden, bu lanetli süreçten çıkmanın özgürlüklere açılmanın yolu nedir? Her şeyden önce, bu sürecin, bu ilişkilerin bilincinde olmak önemlidir. Bu sürecin bilincine varanların, kendi değerlerini yaşayacağı, bunları koruyup kollayacağı, kendisine empoze edilenlerle değil, bunlarla yaşayacağı, giderek kendisi olacağı açıktır. Kendisi olduktan sonraysa, haklarına kavuşması, en azından filen kavuşması çok daha kolaydır. Bu lanetli ilişkiler, bu lanetli süreç, ancak, böyle kırılabilir.
Kaynak: Peyamaazadi



